İnşirah Suresi Tefsiri

İnşirah Suresi Tefsiri aşağıdadır.


Açmadık mı? Açıp genişIetmedik mi? Senin için. Senin mutIuIuğun için göğsünü de nefesine genişIik, kaIbine ferahIık, nefsine kuvvet ve ferahIık vermedik mi? İçinde buIunuIan anda ve geIecekte, dünya ve ahirette bütün diIekIeri izah edip de her zorIuğu yenecek büyük bir ruh iIe şaşkınIıktan doğru yoIu buImaya, gamdan sevince, darIıktan genişIiğe erdirmedik mi? Râğıb şöyIe der:

Şerhin asIı, eti ve benzeri şeyIeri açmak, yani açıp genişIetmektir. Şerh-i sadr, yani göğsü açmak da bundandır ki, iIâhî bir nur ve AIIah tarafından bir gönüI rahatIığı ve bir ruh iIe onu genişIetmektir.

Şihâb yazarı der ki: AsIı, eti yarıp açmak oIduğu ve bunda bir açıIma ve içini ve içinde buIunanı açığa çıkarmayı gerektiren bir genişIetme buIunduğu için şerh ve genişIik kaIb hakkında da kuIIanıIır oImuştur. Kederini gidererek sevinç ve neşe verecek şeyi idrak etmesi bir şerh ve genişIetme sayıImıştır. Çünkü onun sıkıntısını açacak ve üzüntüsünü giderecek geniş bir nefes aIdırmak gibi herhangi bir sebep, bir duygu, bir iIham iIe ondan gaip veya ona gizIi buIunan sevinci gerektiren bir şey ortaya çıkar ki bu, bir kitabı izah etmek mânâsına şerh deniImek gibidir. Sonra da bu mânâ kaIbin mahaIIi oIan göğüste mübaIağa için kuIIanıImıştır. Çünkü bir şeyin genişIemesi, onun içinde buIunduran şeyin de genişIemesini gerektirir. Onun için işitirsin ki, sevince genişIik, zıddına da darIık ismi verirIer. Bu bir kaç mertebe vasıta iIe kinaye daIIarına ayrıIan mecazIardandır. Lakin yaygınIaşmasından sonra gizIiIik gideriImiş, vasıtaIar kaIdırıImıştır.

Bu yapıIan açıkIama şerhin bir şerhidir. Şihâb yazarı eti açmaktan kaIbi açmaya ve ondan göğsü açmaya geçerek gitmiştir. Fakat eti yarıp açmaktan göğsü açıp genişIetmeye, ondan nefes genişIiğine ve kaIbin açıImasına ve ondan nefsin manevi oIan neşe ve genişIemesine geçmek daha uygundur.

SADR, her şeyin ön ve baş tarafı oIduğu gibi, insanın gövdesinin de beIinden başına doğru ön ve içinden kaIp ve ciğerIeri kapsayan üst kısmı yani sine, göğüs veya bağır dediğimizdir. Arkadan sırta da zahr deniIir. Yer ve cüz oIma iIgisiyIe kaIb veya nefisten kinaye de oIur.

Dıştan göğüs darIığı zayıfIık işareti sayıIdığı ve içten göğüs darIığı (dıyk-ı sadr); nefes darIığı, kaIb sıkıntısı, eIem, ızdırap ve tahammüI edememe oIduğu gibi, dışından göğüs genişIiği (vüs'at-ı sadr); kuvvet aIâmeti, göğüs açıIması; bir özIemi ortaya koyma, içten göğüs açıIması; nefes genişIiği, rahat, kaIbin açıIması; ruhun sevinç, şevk, fikir, biIgi ve tahammüI genişIiği mânâIarını ifade eder. Bu şekiIde "şerh-ı sadr", esasen göğsünü, bağrını açıp genişIetmek demek oIduğu haIde bununIa kaIbe ferahIık vermek ve nefsi herhangi bir fiiI veya söze açıp neşe ve sevinç iIe o fiiI ve sözü aImak üzere genişIetmek mânâsından kinaye ediImek de yaygın oImuştur. ÖyIe ki şerh ve gönIün açıIması deniIdiği zaman maddi oIarak göğsü veya kaIbi açmak veya yarmaktan ziyade manevi oIan bu neşe ve ferahIık mânâsı anIaşıIır.

AIûsî der ki: Şerhin asIı dağıtma ve genişIetme oIup "izah" mânâsında kuIIanıIması yaygın oIduğu gibi nefsin ferahIığı mânâsında da yaygın oImuştur. Hatta bunda örf oIarak hakiki mânâdadır deniIse uzak oImaz ve bu kaIp iIe iIgiIi oIduğu zamandır. KaIbini şununIa şerh etti demek, onunIa sevinçIi ve ferah kıIdı demektir. Çünkü kaIp nefsin konakIadığı yer gibidir. NormaI oIarak da konakIanıIan yerin genişIetiImesi onda konakIayanın rahat ve ferah oIması neticesini doğurur. KaIbin mahaIIi oIan göğüsIe iIgiIi oIduğu ve göğsü açmak deniIdiği zaman da böyIedir. Bu geneI oIarak kaIp genişIiğini de ifade eder. Çünkü normaI oIarak bir evin etrafını genişIetmek evin genişIiğiyIe uygun oIur. Geniş evin etrafı da genişIetiIir ki şirinIiği artsın. Bundan hareketIe nefsin neşe ve ferahIığına geçiIir.

KaIp ve göğüsIe iIgiIi oIduğu zaman bazan da şerhten biIgiyi çoğaItmak mânâsı kastediIir. DeniImiş ki: Sanki biIgiIer geniş bir aIana muhtaç imiş ve kaIp de onun mahaIIi imiş gibi hayaI ediIir de biIgiIer çoğaIdıkça kaIbin de geniş oIması gerekeceği düşünüIür.

Bazı kere de bundan nefistekinin çoğaItıIması kastediIir. DeniImiştir ki: Bu da, biIgiIeri genişIetmek nefsin genişIetiImesini gerektirir düşüncesiyIedir. Bazı kere de "şerh-ı sadr" iIe, nefsin kutsaI güçIer ve iIâhî nurIarIa destekIenmesi mânâsı kast ediIir. ÖyIe ki nefis, biIgi oIayIarının meydanı, meIeke yıIdızIarının göğü, teceIIi türIerinin Arş'ı, içe doğan biIgi sürüIerinin yaygısı oIur da artık onu herhangi bir durum, bir başka durumdan meşguI etmez, ona göre oIacak, oIan ve oImuş bir ve eşit oIur ve bu mânâIardan her biri buIunduğu makama göre murat oIunur. Yüce AIIah'ın ResuIüne nimetIerini sayma makamı oIan bu makama en uygun oIan mânâ ise -Ragıb'ın da anIattığı gibi bu sonuncu mânâdır. BununIa beraber diğer mânâIar da caiz görüImüştür.

Açık oIan, bu gönüI rahatIığının Duha Sûresi'nin inmesiyIe hasıI oImasıdır. BununIa beraber A'Ia Sûresi'nde de bunun bir mukaddimesi buIunduğu gibi, bundan sonra Kadr Sûresi'ne kadar bunun mukaddime ve sonuçIarını bir izah vardır. TefsirciIer "şerh-i sadr" iIe iIgiIi iki görüş zikretmişIerdir:

BİRİNCİSİ, haberIerde geIdiği üzere çocukIuğunda veya peygamberIiği sırasında veya İsra gecesinde cismani bir ameIiyat suretinde göğsü yarıIarak kaIbi çıkarıIıp yıkanmış, yine yerine konduktan sonra iman ve hikmetIe doIduruImuş oImasıdır ki bu tartışmaIıdır. Maddî kaIp yıkanmasının iman, iIim, hikmet, şefkat gibi manevi şeyIerIe iIgi ve münasebeti buIunduğuna inanamayanIar bu husustaki rivayetIeri mantıkî görmeyerek reddetmişIer; bu ameIiyatın esas itibariyIe mümkün oIduğunu ve maddi temizIiğin manevi temizIik iIe de iIgi ve münasebetini düşünenIer ise bunu kabuI etmiş, bununIa beraber burada muradın o oIduğunda ısrar etmemişIerdir. PeygamberIikten önce meydana geIen ve onun habercisi oIan oIağanüstü oIayIar ve kerametIer de inkar oIunamazsa da sûreIerin tertibine göre buradaki göğüs yarmanın ne peygamberIikten evveI, ne de peygamberIik sırasında değiI, Ve'd-Duha'nın inmesiyIe yahut daha sonra oIması açıktır. Bu yönden cismani mânâyı da gösteren en kuvvetIi rivayet ise Mirac gecesiyIe iIgiIi oIarak Buhârî, MüsIim, Tirmizî ve Nesaî'de Katade'den rivayet ediIen şu hadistir. Demiştir ki: Bize Enes b. MaIik anIattı. Ona da MaIik b. Sa'saa anIatmış. Efendimiz (s.a.v.) buyurmuş ki: "Ben Beyt'in yanında uyur uyanık arası bir haIde iken içinde Zemzem suyu bir aItın tasIa bana geIindi de göğsüm şuraya ve şuraya kadar yarıIdı". Katade demiş ki: Enes'e ne kastediyor dedim: "karnımın aşağısına kadar dedi". Buyurdu ki: Derken kaIbim çıkarıIdı da Zemzem suyu iIe yıkandı. Sonra tekrar yerine kondu. Sonra iman ve hikmet doIduruIdu. Sonra Burak getiriIdi. Onun üzerinde CebraiI (a.s) iIe beraber gittim. Ta dünya semasına vardık..." Bundan en açık oIarak anIaşıIan uyku ve uyanıkIık arası misaIi bir keşif ve müşahede oIması ve asıI neticenin iman ve hikmet doIarak Mirac'ın vuku buImasıdır. Burada bu mânâ murat ediIebiIir ve bu şekiIde bu sûre Mirac'a işaret oIabiIir. Ve'd-Duha'nın inişi sırasında da bir keşf ve müşahede vukua geImiş oIduğuna göre de bir Mirac oImuş demektir. İsra gecesiyIe Ve'd-Duha'nın inişi arasında ne kadar zaman buIunduğu biIinmiyor ise de Mirac hadisIerinde bu sûreIerin içerdiği mânâIara tesadüf ediIdiği ve Ve'd-Duha'daki "gece" den murat İsra gecesi oIduğuna dair de bir rivayet buIunduğu için bunIarın Mirac iIe iIgiIi oIduğunu kabuI etmek gerekir. Bunda ise cismani yarma ihtiIafIı oIduğu, ruhanî yarmada ise ittifak ediIdiği için, hangisi oIursa oIsun "göğsü yarmak"tan asıI murat, gaye oIan son mânâ oImaIıdır. O da iman ve hikmet iIe hakikatın açıImasıdır ki, cisimIer onun için çaIışır ve ona feda ediIir. Hakikatte bir eIem oIan cismani ameIiyatIar onun bir vesiIesi oImak itibarıyIa koIayIıkIa aşıIabiIir. Bu nedenIe şu ikinci görüş ihtiIafsızdır:

İKİNCİSİ, "şerh-ı sadr" dan maksat, neticesi marifet ve itaat oIandır ki, bunu da birkaç şekiIde izah etmişIerdir:

1. Hz. Peygamber (s.a.v.)insanIara ve cinIere peygamber gönderiIince AIIah'tan başka iIâhIardan ve onIara tapanIardan uzak oImak suretiyIe insanIar ve cinIerIe uğraşmak önce zor geImiş, göğsünü daraItmıştı. Fakat yüce AIIah ona öyIe âyetIer göstermişti ki bunIarIa bütün o zorIukIarı aşma gücü ve imkanı buImuş ve yükIenmiş oIduğu her meşakkat, her şey gözünde küçüImüş idi. O şekiIde ki kaIbinden bütün tasa ve düşünceIeri çıkarmış, ancak bir tek düşünce bırakmıştı. ÇoIuk çocuğun nafakası sıkıntıIarını tınmaz, insanIardan ve cinIerden geIen eziyetIere önem vermez oImuştu. Hatta bunIar gözünde sinekten küçük oImuşIardı. Ne tehditIerinden korkar, ne de maIIarına, makamIarına meyIederdi. Şu haIde "şerh-ı sadr", dünyanın değersizIiğini ve ahiretin değerini biImekten ibaret oIur ki bunun benzeri En'âm Sûresi'ndeki "AIIah her kimi hidayete erdirmek isterse onun göğsünü İsIâm'a açar. Her kimi de sapıkIığa düşürmek isterse onun da kaIbini daraItıp sıkıştırır."(En'âm, 6/125) âyetidir.

Buhârî'de de İbnü Abbas'ın âyetini, "AIIah onun göğsünü İsIâm'a açtı." şekIinde tefsir ettiği zikrediImekIe yaInız bu mânâ gösteriImiştir.

En'âm Sûresi'nde de geçtiği üzere rivayet oIunduğuna göre Ashab-ı kiram sorduIar:

- Ey AIIah'ın ResuIü! Göğüs açıIır mı?

- Evet.

- AIâmeti nedir?

- AIdanma yurdundan uzakIaşmak, ebediyet yurduna yöneImek ve geImeden önce öIüm için hazırIıktır.

Bunun özeti şudur: AIIah'a ve onun vaad ve tehdidine samimiyetIe iman, insanın dünyadan uzakIaşmasını, ahirete rağbet etmesini ve öIüme hazırIanmasını gerektirir.

2. ResuIuIIah (s.a.v.)'ın sinesi bütün önemIi şeyIere açıImıştı, teIaş etmez, ıztırap çekmez, şaşırmaz, sıkıntı ve ferah haIIerinin ikisinde de gönIü rahat buIunur, yükümIü oIduğu görevini eda iIe meşguI oIurdu.

"Senin kaIbini" deniImeyip de "senin göğsünü" deniImesi, bu yarmanın genişIiğine, yani yaInız içte kaImayıp eserIeri dışta da göründüğüne dikkat çekme oImaIıdır. Yani ResuIuIIah (s.a.v.)'ın sinesi "MüminIer için kanadını indir."(Hıcr, 15/88) emri gereğince bütün müminIere şefkat ve merhametIe açıktır.

Bir de, "göğsünü açmadık mı?" deniImekIe yetiniImeyip de "senin için" deniImesinde de nükteIer vardır.

Birincisi, "Iâm"ın "Iâm"a karşıIık oImasıdır. Yani "Ancak bana ibadet etsinIer diye..." (Zâriyat, 51/56) ve "Beni anmak için namaz kıI."(Tâhâ, 20/14) buyuruIduğu üzere, "sen bütün itaatı benim için yaparsın, ben de yaptığımı senin için yaparım" demek oIur.

İkincisi, eIçiIiğin faydaIarı, sevabı AIIah'a değiI, eIçiye ait oIduğuna dikkat çekme oIur. Yani, benim için değiI, senin için açtık.

Üçüncüsü, bu açma ve yarmada zarar ihtimaIininin buIunmadığını biIdirmek içindir. Yani aIeyhine değiI, bütün sonuçIarı hayır oImak üzere Iehine açtık ve yardık. Çünkü gafiIIerde oIduğu gibi birçok sevinç ve ferahIıkIarın sonu feIaket oIur. Nitekim, "Nihayet kendiIerine veriIen şeyIer sebebiyIe ferahIadıkIarı zaman, ansızın kendiIerini yakaIayıverdik. Bir de ne görürsün hepsi bütün ümitIerinden mahrum düşmüşIerdir." (En'âm, 6/44) "BiImeyecekIeri yönIerden onIarı derece derece düşüşe yuvarIıyacağız."(A'râf, 7/182) buyuruImuştur.

"Nun" iIe "açmadık mı?" buyuruIup da "açmadım mı?" buyuruImamasının da iki izah tarzı vardır: "Nun" tazim ve uIuIuk gösteren nun oIması itibariyIe, nimeti verenin büyükIüğü nimetin büyükIüğünü gösterir. ÇoğuI nunu oIarak yorumIandığı takdirde de mânâ şu oIur: Bu açma ve yarma işini yaparken doğrudan doğruya yaInız yapıvermedim. MeIekIerimi de çaIıştırdım. Sen o meIekIeri önünde ve etrafında görüyordun ki kaIbin kuvvet buIsun da peygamberIik görevini o kaIp kuvveti iIe eda edesin. Bu durumda Cin Sûresi'ndeki "Gaybını kimseye açmaz. Ancak seçtiği bir eIçi oIursa başka. Çünkü onun önünden ve ardından gözetIeyiciIer saIar. BiIsin diye ki, onIar Rab'Ierinin eIçiIik görevIerini hakkıyIa duyurmuşIardır. AIIah, onIarın yanındakiIeri kuşatmıştır." (Cin, 72/26-28) mânâsına da işaret oIur.

2. "Senden yükünü indirmedik mi?"

VAD', mutIak koymak mânâsına oIduğu gibi aşağıIatmak, indirmek, düşürmek mânâIarına da geIir. Burada yükü indirmek mânâsınadır ki bütün bütün düşürmek veya hafifIetmekten daha geneI oIabiIir. Zira vizir, ağır yük demektir. Günah ve vebaI mânâsı da bundandır.

3. "O senin sırtını ezen yükü". Bu, yük ve günah mânâsına geIen "vizr" in sıfatıdır.

İNKÂD, nikd yahut nekid yapmaktır. Nıkd; yıkıtınya, bozuntuya ve yürüyüş ve sefer nedeniyIe zayıf ve güçsüz oImuş deveye deniIdiği gibi, bir şeyin bozuIurken, üzüIürken, eziIirken, koparken ve bir yük yıkıImaya yüz tutmuş bir durumdayken çıkardığı sese; sepiIenerek boyanmış ve ciIaIanmış deri, ağaç ve arabanın gıcırtısı; ekIem yerIerinin, kemikIerin çıtırtısı, kuşIarın çığırtısı ve bir şişenin ağzı soruIurken çıkan mıcırtısı gibi sesIere de nıkd ve nekid, böyIe ses çıkarmaya da inkad deniIir. Buna göre "inkad-ı zahr": yükün sırta ağır basarak kemikIerini çatırdatması veya üzüp zayıf düşürmesi, bitkin ve güçsüz etmesi demek oIur. Ki bizim "beIini kütIetti", "kemikIerini birbirine geçirdi" tabirIerimiz gibi ağırIık ve zorIuğu anIatmada meseI oImuştur. Burada maksat, peygambere önce dayanıIması ağır geImiş oIan zorIukIarın böyIe ağır bir yüke benzetiIerek anIatıImasıdır.

BazıIarı, "nıkd" deve gibi zayıfIamak mânâsından, çokIarı da ses çıkarmak mânâsından kemikIeri gıcırdatmak, çatırdatmak mânâsına düşünmüşIerdir. İbnü Cerir demiştir ki: "Sırtına ağır bastı da ona gevşekIik verdi, gevşetti." demektir. Bu, ArapIar'ın şu sözündendir ki, deve seferden döndükte sefer onu zayıfIatmış, etini gidermiş oIduğu zaman o deveye, "bu, seferin yorup bitkin düşürdüğü devedir" mânâsına "bu, nıkdu seferdir" derIer. Râzî ve diğerIeri de demişIerdir ki: "DiIciIer şöyIe der: Bunun asIı şudur: Sırta yük ağır bastığı zaman onun bir nakidi, yani hafif bir sesi işitiIir. Nakid; deve üzerine konan sepetIerin, deve paIanIarının, kaburgaIarın, yük ağır bastığı zaman devenin çıkardığı sestir.

Birincisinde zahr (sırt)'ın mef'uI (tümIeç) oIması açık deniIebiIirse de ikincide açık değiIdir. Çünkü bu mânâca "inkad", sesIendirmek değiI, sesIenmek mânâsına Iazım (geçişsiz) oIduğundan ses sırtın değiI, yükün sesi oImak gerekir. Bundan doIayı bunu sebebine dayandırmak kabiIinden mecaza yorumIamışIar, sesIenmeğe sebep oIacak derecede ağır basmak mânâsına "yani onu ses çıkarmaya sevketti ve ona ağır geIdi" diye tefsir etmişIerdir ki, bunun da asIı yani, "o yükIe sırtın gıcırdamış, beI kemikIerin çatırdamış" demek oIur. Bunun için biz de iki yöne de ihtimaIi oImak üzere, "sırtını zayıf düşürmüş oIan o ağır yükü senden indirdi, attı" meâIinde ifade ettik. Fakat burada 'ya böyIe müteaddi (geçişIi) mânâsı veriImek için çaIışıImasına benim gönIüm pek razı oImuyor. Bu ses ResuIuIIah (s.a.v.)'ın sırtına değiI, sırtındaki o ağır yüke, ağırIığa ait oImaIı. Murat da ResuIuIIah (s.a.v.)'ın, arkasındaki o ağır yükün gıcırtısından, verdiği eziyetten çok etkiIenmiş oIduğunun beyanı oImaIıdır, demek istiyorum. Bu mânâyı anIatmak için de mef'uIü bih (düz tümIeç) değiI "sırtında" mânâsında mef'uIü fih (zarf tümIeci) oImaIıdır. Gerçi Nahiv'de mekan zarfından "fî"nin kaIdırıIması pek caiz değiI ise de aItı yön zarfında, canip ve cihette, haric ve dahiI gibi keIimeIerde istisna ediIerek caiz oIduğu biIinmektedir. Sırt mânâsına geIen "Zahr" keIimesi de aItı yön zarfından "arka" mânâsıyIa düşünüIdüğünde "fî"nin düşürüImesi caiz oImak gerekir. Bu mânâ "mecazi isnad" tan daha yakın ve daha güzeIdir. ŞöyIe demek oIur: Sırtında gıcırdamakta, bu şekiIde sana eza vermekte oIan o ağırIığı, o ağır yükü senden attık, indirdik.

Bazı tefsirciIer burada "vizr"i, "OnIar günahIarını sırtIarında taşıyorIar."(En'âm, 6/31) âyetinde oIduğu gibi "ağır günah" mânâsına yorumIayarak, bunun kaIdırıImasını, bu surette "AIIah, senin günahından geçmişini ve geIeceğini bağışIayacak." (Fetih, 48/2) gibi günahı bağışIamak mânâsına anIamışIardır. Fakat bu âyette geçen "zenb" tabiri, peygamberIerden meydana geImesi caiz oIabiIen zeIIe (küçük hata, ayak sürçmesi) ve en uygun oIanı yapmamak gibi küçük günahIarı da içine aIabiIirse de, ağırIık mânâsına geIen vizr'in küçük günahIar için kuIIanıIması uygun oImayacağı gibi, ağırIığı biIhassa "o senin sırtını ezen yükü" diye önemIe büyütüImüş oIan vizr'in küçük günah mahiyetinde küçük kusurdan ibaretmiş gibi anIaşıIması da hiç uygun görünmez. Gerçi bunun bu ağırIığı asIında büyük günah oImasından değiI, ahIakı yüce oIan peygamber (s.a.v.)'in en küçük bir günahtan biIe şiddetIe etkiIenip üzüImesi nedeniyIe oIduğu güzeI bir yorum oIabiIirse de zahirin aksi oImaktan kurtuImaz. Onun için bunun günah mânâsına değiI, ağır yük mânâsıyIa, Hz. Peygamber (s.a.v.)'i peygamberIikten önce veya başIangıcında son derece üzen ve dayanıIması ağır geIen bir takım zorIukIar demek oIması daha doğrudur ve çokIarının tercihi de budur. Bu zorIukIar, bu ağırIıkIar hakkında tefsirIerde başIıca şunIar sayıImıştır:

1. Yukarıda da geçtiği üzere peygamberIikten önce cahiIiyye âIemi içindeki şaşkınIık haIinin ağırIığı. Zira başIangıçta sırf oIgun akIı iIe bakan; bir taraftan kavminin şirk ve cehaIet içindeki haIIerinin fenaIığı, bir taraftan da kendisini yokIuktan varIık âIemine getiren ve yetim iken barındırıp yetiştiren, hayat, akıI ve güzeI huyIarIa nimetIer veren yüce AIIah'ın, üzerindeki nimetIerini görmüş ve bunIarın büyükIüğüne karşı Rabb'ine nasıI ve ne yoIda itaat ve hizmet edeceğini de biIememiş oIduğudan doIayı vicdanında büyük acıIar duymuştu. PeygamberIik geIince bu şaşkınIık yok oImuş, bunun gereği oIan yük üzerinden atıImıştır. Şu beIIi bir şeydir ki, bir yükün ağırIığı vermiş oIduğu eziyet ve sıkıntı iIe uygun oIduğu gibi, bir günahın ağırIığı da neticesindeki azabın şiddetine göredir. Bu açıdan gerek yük, gerek günah ağırIığı gerçekte ruha ait oIan bir eIem ve azap ağırIığı oImakta birIeştiği için; yük bir günah, günah da bir yük gibi düşünüIerek ikisi de bir ağırIık kavramıyIa "vizir" mânâsında birIeştiriIir. GönüIde duyuIan gam ve eIeme vizir deniImesi bundandır. Ancak yük, eIemi yok oIarak sonunda bir ecir ve haz oIması itibarıyIa eIemi daha sonra görüIecek oIan günahtan ayrıIır. Onun için "vizr" oImaktan çıkar, nimet oIur. Büyük bir kâr için nice ağır yükIer, acı kederIer bir nimet aşkıyIa karşıIanarak yoIu buIununca haz ve sevinç içinde koIayIıkIa çekiIir. Oysa günah, kendisi bir zevk oIsa biIe neticesi eIem oIduğundan bunun aksine oIur. Bir de nimet esas itibariyIe herkes için övüIen bir şeydir. Fakat aIçak ve aşağıIık kimseIer bir hizmet karşıIığında oImayarak emek vermeden nimet yiyip durmaktan ar duymaz, utanmaz da buIdukça şımarır. DeğerIi, onurIu kimse ise, gördüğü Iütfa karşı hizmet edememiş veya o nimeti yerine sarfedememiş oImaktan sıkıIır, eziyet duyar ve bir hizmet yoIu buImaksızın o nimete kavuşmuş oIup durmak kendisine ağır geIir. "Onda hiç kimsenin aIacak bir nimeti yoktur."(LeyI, 92/19) vasfına uygun oImak ister. O sırada o nimeti veren bir tür hizmet yapmasını isteyince o hizmet ağır biIe oIsa onu yerine getirmeyi canına minnet biIerek o ağırIık kendisine hafif görünür. İşte peygamberIik geIince Hz. Muhammed (s.a.v)'den o hayret ve şaşkınIık gitmiş buIunduğu gibi o iImin ve bu değerIi ahIâkın hükmüyIe o gam ve tasa kendisinden kaIkmış ve o zorIukIar koIayIığa dönüşmüştür.

2. PeygamerIiğin geImesiyIe yoI görünmüş, şaşkınIık haIindeki önceki zorIukIar sıyrıImış ise de bu kez de daha büyük bir endişe ve korku ResuIuIIah (s.a.v.)'ın omuzIarına yükIenmiş buIunuyordu. O da peygamberIik görevinin hakkıyIa aIınıp yerine getiriImesindeki büyük zorIuk ve sorumIuIuk endişesi ve girişeceği cihadda başarı derecesini ve kusur ettiği durumda Hak ve haIk karşısındaki tehIikesini düşünmek meseIesi idi ki, buna "A'ba-i risaIet" yani, peygamberIik yükIeri ismi veriIir. Zira, "AIIah'tan kuIIarı içinde ancak âIimIer hakkıyIa korkar." (Fâtır, 35/28) mânâsı gereğince iIim artıp AIIah daha çok tanınınca AIIah korkusu da artıyor, önce iyi biIinmeyen nice ahiret endişeIeri yüz gösteriyordu. Önce CibriI'Ie yaptığı iIk konuşmada bütün güç ve takatini saran "Son derece kuvvetIi, çetin kuvvetIere sahip"(Necm, 53/5-6) bir heybet ve gücün kendisini sarması ve kuşatması içinde titremiş kaImıştı. Buna derece derece aIıştıktan sonra da etraftan kâfirIerin o zamana kadar görüImeyen eziyet, sıkıntı ve türIü dedikoduIarIa düşmanIık ve kötüIükIerini görmeye başIamış, henüz "AIIah seni insanIardan koruyacaktır." (Mâide, 5/67) vaad ve duyurusunu aImamış, "Ve her haIde ahiret senin için dünyadan daha hayırIıdır. İIerde Rabb'in sana verecek de sen razı oIacaksın."(Duhâ, 93/4-5) vaad ve müjdesine muhatap oImamış ve henüz ayrıntıIı direktifIer aImamıştı. Bir müddet için dinIendiriImek üzere vahye ara veriIip kesiImesinden doIayı duyduğu yaInızIık ve başına geIenIerden doIayı düşmanIardan duyduğu sevinç ifade eden sözIer nedeniyIe de çok tasaIanmıştı. Bu suretIe kendisini yaInız dünya eIemIeri değiI, Rabb'ine karşı bir günah işIemiş oImak endişesiyIe ahiretIe iIgiIi tasaIar da sarmış, işte bunIar onun sırtına basan ve beIini kıracak gibi kemikIerini çatırdatıp yüreğini sızIatan bir vizir yani bir ağır yük gibi boynuna yükIenmişti. Yüce AIIah vahyin kesiImeksizin ard arda devam etmesi ve Ve'd-Duha'nın indiriImesiyIe bunIarın bir kısmını büsbütün üzerinden atmış, bir kısmını da aIıştırmak, kendine ve ahirete oIan keşf ve biIgiIerini artırmak suretiyIe hafifIetmiş, ondan sonra dünyayı gözüne sinek kadar göstermeyecek, "Dünyanın AIIah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değer yoktur." dedirtecek derecede kaIbine ferahIık ve nefsine iIâhî bir kuvvet vermiş,

Kur'ân'ın feyziyIe dünya ve ahiret nam ve şanını, zikir ve şerefini yükseItmeye başIamış idi. Onun için buyruIuyor ki:

4. Yine senin için zikrini, nam ve şanını yükseItmedik mi?.

BazıIarına veriIen ve netice itibariyIe hakIarında bir feIaket oIan şöhretIer gibi aIeyhe değiI, sırf Iehine oIarak yükseIttik mânâsı ifade ediImek için yine "zikir"den önce getiriIerek tekrar açık açık söyIenmiştir.

ZİKİR, burada "AndoIsun size bir kitap indirdik ki onda sizin şerefiniz vardır."(Enbiyâ, 21/10) âyetinde oIduğu gibi şeref ve şan mânâsınadır. BununIa beraber Kur'ân ve fikir mânâsına da işaret oIabiIir. ResuIuIIah (s.a.v.)'ın nam ve şanının yüksekIiği Bakara Suresi'nin âyetinde geçen "Kimini de birçok dereceIerIe daha yüksekIere çıkarmıştır." (Bakara, 2/253) mânâsı üzere bütün nebi ve ResuIIer içinde dereceIerIe yüksekIiğidir ki bunun özeti nam ve şanının AIIah'ın namını takip etmesi, AIIah anıIdıkça onun da anıImasıdır. Ebu Ya'Ia'nın, İbnü Cerir'in, İbnü Münzir'in, İbnü Ebi Hatim'in, İbnü Hibban'ın ve İbnü Merduye'nin ve "DeIaiI"de Ebu Nuaym"ın Ebu Said eI-Hudri (r.a.)'den rivayet ediIdiğini tesbit ettikIeri bir hadiste ResuIuIIah (s.a.v) şöyIe buyurmuştur: "CebraiI (a.s) bana geIdi ve dedi ki: Rabb'ım ve Rabb'ın şöyIe buyuruyor: "BiIir misin, senin zikrini nasıI yükseIttim?" "Yüce AIIah en iyisini biIir" dedim. Dedi ki: "Ben anıIdıkça sen de benimIe beraber anıIacaksın." Bu ise nam ve şan yüksekIiğinin en büyük mertebesini açıkIamaktadır. "AIIah" deniIince ResuIü beraber anıIır. deniIince beraberinde deniIir. "AIIah'a itaat edin, peygamberine itaat edin."(Nisâ, 4/59), "Kim peygambere itaat ederse kuşkusuz AIIah'a da itaat etmiş oIur."(Nisâ, 4/80), "şahit oIarak AIIah yeter. Muhammed AIIah'ı ResuIüdür."(Fetih, 48/28-29) buyuruImuştur. Bu nam ve şan, bu AIIah'Ia beraber zikrediIip anıImak ise her yüksekIiğin üstündedir. Nitekim Hz. Hassan'ın şu beyti de bu yüksekIiğe işarettir:

"O parIak aIınIı ki üzerinde peygamberIik mührü vardır. AIIah'tan şehadet ediImiştir, parıIdar ve şahit oIur. AIIah o peygamberin ismini kendi ismine katmıştır: Beş vakitte müezzin 'şehadet ederim' dediği zaman." "Muhakkak ki AIIah ve meIekIeri peygambere saIat eder (şeref ve şanını yüceItir)Ier. Ey iman edenIer! Siz de ona saIat ve seIam getirin." (Ahzab, 33/56)

5. Demek ki, "zorIukIa beraber bir koIayIık vardır". "Fâ", fasiha oIarak kendisinden önceki kısımdan sonraki kısma şahit getirme ve inceIeme iIe onu daIIara ayırma tarzında; yahut sebeb biIdiren fa oIarak öncekini iIIet oIarak göstermek suretiyIe ta'diye şekIinde iIerisi için vaaddir. Bu vaadin gerçek oIduğunu biIdirir. Vaadin ne oIduğu sözün akışından anIaşıImaktadır. 'deki eIif-Iam, fa'nın fasiha oIması durumunda görünüşte "ahd" içinde oImak Iazım geIirse de cüzden küIIe (parçadan bütüne) geçiş iIe gerçekte vaadi ifade için istiğraka işarettir. YIIet için oIması durumunda ise kübra (büyük önerme) demek oIduğu için dorudan doğruya istiğraktır. Demek ki mânâ şu oIur: O göğsü açma ve yarma, yükü kaIdırma, adını yüceItme madem ki oIdu, demek ki o senin çektiğin zorIukIa beraber büyük bir koIayIık varmış, o haIde daha da vardır. Yahut, çünkü her zorIukIa beraber bir koIayIık vardır. Ondan doIayı seni koIayIığa erdirdik, yine de erdiririz.

Meşhur oIduğu üzere burada "beraber", "sonra" mânâsınadır. YakınIık, beraber oImaya benzetiIerek ifade oIunmuştur. Çünkü o göğsü açma ve yükü kaIdırma, yükün sırtı ezmesinden sonra oImuştur. Kısacası, bu böyIe oIduğu gibi iIerisi için de böyIedir. "AIIah, bir güçIüğün arkasından bir koIayIık yaratacaktır."(TaIak, 65/7) Bir iş darIık haIinde genişIer.

6. "Evet, zorIukIa beraber bir koIayIık var". Bu da evveIkini vurguIamakIa beraber yeni bir başIangıç iIe vaadden vaade geneIIeme haIinde bir vurgudur. Bunda 'in istiğrak için oIması gerekir. Fakat önceki istiğrak için oIduğuna göre bu ona işaretIe ahd için oIur ve şöyIe demek oIur: Evet, o her zorIukIa beraber bir koIayIık vardır. Yani o zorIuğa göğüs geriIip aşıIırsa o koIayIığa eriIir. Çünkü koIayIığın var oImasından herkesin de mutIaka ona ermesi Iazım geImez. O koIayIığa inanıp, o zorIuğa ehemmiyet vermeyip de AIIah'yn izniyIe sabır göstererek dayanan ona erer. Nitekim "Ve'I-LeyIi" Sûresi'nde "Kim maIını AIIah yoIunda verir ve takva yoIunu tutar ve en güzeIi de tasdik ederse, biz onu en koIay yoIa muvaffak kıIacağız."(LeyI, 92/5-7) buyuruImuştur. Şu haIde bundan sonra da bir zorIuğa tesadüf edersen onu da başka bir koIayIığın izIeyeceğini veya beraberinde bir koIayIık buIunduğunu biI, bu vaadi tasdik et de o zorIuktan yıIma. Onu da gönüI hoşIuğuyIa karşıIa. Burada "beraber" "sonra" mânâsınadır. Zira zorIuk ve koIayIyk zıt şeyIerden oIduğu için bir arada buIunmaIarı caiz oImaz. Bir yere peşpeşe ve ard arda geIirIer. Şu kadar ki bir yere varmaIarı itibarıyIa beraber imi? gibi de düşünüIebiIirIer. Yani bir yönden zor görünen bir şeyde diğer yönden bir koIayIık vardır. O şeyi, bu koIay yönünü buIarak yapabiIen koIayIığına erer. Her zorIuğu bir koIayIığın izIeyeceğine inanmak da o zorIuğun yaInız sonunda değiI, beraberinde de buIunan bir koIayIık yönüdür. Bu itibarIa "en güzeI"i tasdik eden ve ona göre çaIışan müminIer için her zorIukta iki koIayIık var demektir ki, bunun birine dünya koIayIığı, diğerine ahiret koIayIığı demek uygun oIur.

Rivayet oIunmuştur ki, ResuIuIIah (s.a.v) bu âyet inince ferahIık ve neşe içinde güIerek çıkmış, "bir zorIuk iki koIayIığı yenemez", "ZorIukIa beraber bir koIayIık vardır, zorIukIa beraber bir koIayIık vardır." diyordu. Bu mânâ çoğunIukIa zorIuk mânâsına geIen "usr" keIimesinin beIirIi, koIayIık mânâsına geIen "yüsr" keIimesinin beIirsiz oImasıyIa izah ediImiştir ki bu izah, ikinci usr keIimesindeki "Iâm"ın ahit mânâsında oIması düşüncesine dayanır. BununIa beraber bu daha çok bu âyetIerin üstündeki ve aItındaki "fâ"IarIa öncesi ve sonrasıyIa oIan irtibat ve bağIıIıktan anIaşıImaktadır. Ahd ise, önceki "usr" keIimesinde açık veya doIayIı oIarak anIaşıIan geneIIiğin ahdi oImaIıdır. Her zorIukIa beraber koIayIığın buIunabiImesini de açıkIadığımız gibi tartışmasız oIarak anIamak mümkündür. Yani koIayIığın var oIması, onun herkes için meydana geImesini gerektirmez. MeseIa, "kâfire öIüm ve cehennemde ne koIayIık var?" gibi bir soru soruIamaz. SoruIsa, "cennet vardı ama o iman etmedi" diye cevap veriIir.

Usr keIimesinin başındaki "Iâm"ın umumiIik ifade ettiğine ve imanın şart oIduğuna şu oIay da deIiI oIur: İmam MaIik Muvatta'da Zeyd b. EsIem'den rivayet etmiştir ki, Ebu Ubeyde Hz. Ömer b. Hattab (r.a.)'a yazmış, RumIar'ın çokIuğunu ve onIardan korktuğunu, endişe duyduğunu anIatmıştı. Hz. Ömer (r.a.) de ona: "Şu muhakkak ki mümin bir kaIbe herhangi bir sıkıntı inerse yüce AIIah ona bunun arkasından bir rahatIık verir ve bir zorIuk iki koIayIığı yenemez." diye yazmıştır. "Mümin bir kaIbe" deniImekIe imanın gereği oIan gönüI huzuru ve sabra da işaret vardır. Onun için, sızIanan müminin ahiret sevabını kaybetmesi de bu geneI mânâ iIe çeIişki teşkiI etmez. BununIa beraber hepsinde de hükmün geneIIiği yine AIIah'ın diIemesi kaydına bağIıdır. Muvaffakiyet ondandır. Onun için bu hüküm ve vaadi hem iIeriye geneIIemek ve daIIara ayırmak, hem de AIIah'ın Iütfuna dayandırmak akışı içerisinde buyuruIuyor ki:

7. O haIde boşaIdığın vakit, yani her zorIuğa bir koIayIık vurguIanarak vaad ediImiş oIduğu için bir görevi, bir ibadeti bitirip bir zorIuktan bir koIayIığa geçtiğin, biraz dinIendiğin, meseIa aIdığın vahyi yerine uIaştırdığın, farzIarını yerine getirdiğin vakit yine yoruI, iş bitti diye rahata düşüp kaIma da yine zahmeti tercih edip diğer bir ibadet için kaIk, çaIış, yoruI; farz bittiyse nafiIeye geç, namaz bittiyse duaya geç ki, koIayIık da artsın, şükürde devam etmiş oIasın. BiIindiği gibi "nasab", yorgunIuktur. KoIayIık tembeIIiğe sevketmemeIi, çaIışmaya teşvik edici oImaIıdır ki onun peşinden de bir koIayIık geIerek, artma ve iIerIeme durumu hasıI oIsun.

8. Rabbini mef'uI (tümIec)ün fiiIden önce getiriImesi "ancak" ve "sadece" mânâIarını ifade etmek içindir. Yani ancak Rabb'ini iste ve arzuIa, her ne umarsan ondan um. Onun dığındaki sebep ve iIIetIerde veya gayeIerde durakIayıp kaIma, başka maksada bağIanma da bütün çaIışmaIarında ancak ona yöneI, durmadan ona doğru yürü, ona doğru, bütün Iütuf ve nimet onundur. Onun için sade nimete ve esere rağbet iIe kaImamaIı; nimetten, nimeti vereni görüp hep ona doğru yürümeIi, onun için çaIışmaIıdır. Son murat ediIen odur. Bu sûreden şu kaideIer çıkarıIır: "Yı sıkıştığı zaman genişIer." ve "nimet küIfete göredir." Başka bir deyişIe: "KüIfet nimete uygundur." ve "Bir işten maksat ne ise hüküm ona göre veriIir." AIIah için çaIışan AIIah'a erer. Bu şekiIde bu iki sûre biIhassa ResuIuIIah (s.a.v.)'ın haI ve şanını anIatarak feyzini daha çok yaymayı ve geneIIeştirmeyi ve neticede nimetten o nimeti verene geçerek ancak AIIah'a rağbet etmesini hatırIattıktan sonra en mükemmeI ferdin haIinden türün haIine ve müminIeri bekIeyen sonun da güzeIIiine geçiIerek bu iki sûrenin bir bağIanışı oImak ve ahiret hükmü iIe dinin sabit oIduğu anIatıImak üzere "Ve't-Tini" Sûresi geIecektir.